Öğretmenler Günü

Tüm öğretmenlerimizin bu özel günü kutlu olsun. Aramızda öğretmenlik yapan; Nazan, Özgü, Gökçe ve Gamze arkadaşlarıma da bu şarkıyı armağan ederim.
Not: Sevil’in gruptaki postasından ilhamla…
Ali Rıza Binboğa - Öğretmen Öğretir
Yükleyen manabilant

thb Hakan 24 Kas 2008 4 Yorum

“Türk Halk Bilim Kurumu” kurulsun teklifi

DSP’Lİ VEKİLDEN “TÜRK HALK BİLİM KURUMU” KURULSUN TEKLİFİ

DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert, Ulusal Kültüre Temel Oluşturan Halk Kültürü ve Sanatını Araştırmak, Korumak, İncelemek, Geliştirmek, Arşiv ve Müze Oluşturmak, Sanatçı ve Halk Bilimci Yetiştirmek, Halk Bilimi ve Sanatlarını Geleceğe Aktarmak Göreviyle “Türk Halk Bilimi Kurumu” Kurulması İçin TBMM Başkanlığına Kanun Teklifi Sundu.

DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert, ulusal kültüre temel oluşturan halk kültürü ve sanatını araştırmak, korumak, incelemek, geliştirmek, arşiv ve müze oluşturmak, sanatçı ve halk bilimci yetiştirmek, halk bilimi ve sanatlarını geleceğe aktarmak göreviyle “Türk Halk Bilimi Kurumu” kurulması için TBMM Başkanlığına kanun teklifi sundu.

DSP’li Mert, “Türk Halk Bilim Kurumu” kurulması için Meclis Başkanlığına bir kanun teklifi sundu. Teklifinde, her toplumun sahip olduğu kültür değerleriyle kimlik kazandığına vurgu yapan Mert, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” sözünü de hatırlattı. Türk kültürünün özgünlüğü ve zenginliğine işaret eden DSP’li Mert, “Türk kültür tarihi, diğer kültürlerden farklı olarak, bulunduğu coğrafya ile sınırlandırılamayacak bir zenginliğe ve özgünlüğe sahip olmuştur. Bu bakımdan bizim kültürümüz tekil değil çoğuldur, katmanlı bir özelliğe sahiptir” dedi.

Türk kültürünün temelini oluşturan halk kültürünün, toplumun ruhsal kimliğini, düşünce ortaklığını, davranış özelliklerini belirleyen, etkileyen ve değiştiren bir özelliği barındırdığını ifade eden Mert, kültürel çapta yaşanan değişikliklere de dikkat çekti. Mert, “Bu yöndeki gelişmelerin ulusal kültürleri ve halk kültürlerini çok yakından etkilemesidir. Birey artık yeryüzünün her yerinde üretilen tüm kültürel ürün ve değerlerin kolayca etkisi altında kalmaktadır. Bunun yarattığı sonuç ise ülkelerin ulusal kültürlerinin ve halk kültürlerinin hızla değişime uğraması, bozulması ve yok olması tehlikesidir. Ülkemizin yakın ve uzak geleceği için çok önemli yer tutan bu olgu, bu yönüyle yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu anlamda ulusal kültürümüzü ve ulusal kültürümüzün dayanağı olan halk kültürümüzü korumak, coğrafi sınırlarımızı korumak kadar önem kazanmıştır. Ülkemizde bugüne değin, bu alanı dolduracak ve yönlendirecek bir kurum oluşturulmamıştır.”

DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert teklifinde, ulusal kültüre temel oluşturan halk kültürü ve sanatını araştırmak, korumak, incelemek, geliştirmek, arşiv ve müze oluşturmak, sanatçı ve halk bilimci yetiştirmek, halk bilimi ve sanatlarını geleceğe aktarmak göreviyle tüzel kişiliği haiz “Türk Halk Bilimi Kurumu” kurulmasını istedi.

(ANKA)

(ÇAĞ/BÜN)

(Ankara Haber Ajansı) 25.10.2008

Haberin Kaynağı…

Kanun Teklifi

thb Hakan 25 Eki 2008 1 Yorum

Kitap Okumanın Zararları

Efendim; kitap okumak, öyle zannedildiği ve övüldüğü gibi güzel bir alışkanlık falan değildir. Aslında şöyle kabaca düşünülüverse bile, okumanın zararının faydasından çok olduğu kolayca anlaşılacaktır. Acizane, burada elimden geldiği, dilimin döndüğü, klavyemin yazdığı ölçüde bu kötü alışkanlığın ne gibi zararları olduğunu sizlere madde madde sıralamaya çalışacağım:

1. Her şeyden önce, okumak bağımlılık yaptığı için zararlıdır. Nice okur-yazarın kitapsızlıktan dolayı bunalıma girdiğini işitmişsinizdir. Öyleyse kendimizi ve özellikle çocuklarımızı bu tehlikeden koruyalım, taze dimağlara bu tür hastalıkların bulaşmasına izin vermeyelim.

2. İkinci olarak kitap; fert ve aile ekonomisi açısından son derece kötü bir duruma düşmemize neden olabilir. Çünkü kitap, bir kez almakla veya okumakla yetinilecek bir özellik taşımamaktadır ve sürekli bir başkasına ihtiyaç duyurucu bir seyir izletmektedir. Yeri gelmişken söyleyelim; “en güzel hediye kitaptır” gibi, kitapçıların uydurdukları bariz olarak sırıtan veciz ifadelerle gençlerimiz kandırılmakta ve her ay yüzbinlerce memleket evladının milyarlarca parası kitabevlerine ve yayınevlerine gömülmektedir. Bunlar da maalesef kazandıkları milyarlarla yine yüzlerce kitap piyasaya sürüp, toplumdaki yarayı büyütmektedirler.

3. Kitapların yazılması, basılması, dağıtımı, satışı ve okunması gibi süreçler, korkunç boyutlara ulaşan kaynak, enerji, zaman ve işgücü israfına, milli servetin heba olmasına; bunlar da kaynakların etkin kullanılmayışından dolayı sosyoekonomik olumsuzluklara yolaçmaktadır.

4. Okuma bağımlısı olanlar üzerinde yapılan araştırmalar da doğrulamıştır ki; çok okumak, ruh ve beden sağlığını bozucu yönde etki yapmaktadır. Zira, okuyanların gözleri, okumayanlara oranla daha çabuk bozulmakta, yine okuyanlarda sırt, bel ve boyun ağrılarına, kireçlenmelere, ruhsal dengesizliklere ve davranış farklılıklarına daha sık rastlanmaktadır. Ayrıca nice kitap bağımlısının, okumak için uykusuz kaldığını da söylemeye gerek yok sanırım…

5. Yine çok okuyanların, zamanla yazma ihtiyacı hissetmeye başladıkları görülmüştür. Yazarların birçoğunun okuyanlar arasından çıkması bir tesadüf olmasa gerek. Dolayısıyla, okuma ve yazma hastalıkları bir kısır döngü şeklinde ilerlemekte ve birbirini etkileyerek büyüyüp toplumu felakete sürüklemektedir.

6. Eğer kitaptan maksadınız öğrenmekse, okumak bilgi edinmenin en dolambaçlı yoludur. Okumak, olsa olsa cehaleti arttırır. Birçok şey okuduktan sonra geriye dönüp baktığınızda, yalnızca ruh dinginliğinizi yitirdiğinizin farkına varmakla kalmaz, hiçbir şey okumadan önceki durumunuza kıyasla çok daha fazla şeyi bilmediğinizi anlamış olursunuz. Hem koskoca Socrates bile; bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediği bilgisi olduğunu söylememiş midir?

Görüldüğü gibi okumanın, telafisi imkansız zararlara yol açtığı apaçık ortada. Elbette okumanın zararları bu kadarla sınırlı değil; ama biz bu yazımızda bellibaşlı maddeleri sıralamaya çalıştık yalnızca.

Gerçekler açıkça gözümüzün önünde dururken ne diye hala okumakta ısrar olsun ki? Gelin toplumca elele verip, hem kendimizi, hem geleceğimizi bu illetten koruyalım; kütüphanelerden, kitapçılardan ve sahhaflardan uzak duralım. İşte sizlere bu yolda atacağınız ilk adım olması temennisiyle bir tavsiye:

‘Bu yazı, okuduğunuz son yazı olsun!’

Fatih ÖZKAFA

Alıntıdır.

thb Hakan 09 Eki 2008 1 Yorum

Kaybediyoruz

Son nesil dedemin nesliydi sanırım ve biz o nesil yeryüzünden silindiğinde herşeyin değilse bile birçok değerin yaşayan timsallerini görme imkanının çok uzağına düşeceğiz.

İsmet, Elbey, Muhittin, Salih amcalar ve onların yaşayan son ferdi dedem…

Hiçbirinin sahip olduğu şeyler bu gün sahip olduklarımızdan daha fazla değildi ama buna rağmen veya bunula beraber alabildiğine cömerttiler. İsmet amca, evsizin, hatun dırdırından kaçmışın, yalnız yaşayan emeklinin vb. bilumum muhtacın her sabah sığınıp ücretsiz kahvaltı yapabileceği bir kahvehane işletirdi. Bütün komşuları ‘Bedford’ kamyona yükleyip pikniğe götürdüğü ve hazırlanan herşeyin paylaşıldığı günleri unutmak mümkün değil. Aralarında içkiye en düşkünü Elbey amcaydı belki. Dedem anlatır; bir gün elbey amca elinde tepsi, tepside rakısı ve mezesiyle sokakta dolanıyor, bir yandan da demleniyormuş, ‘yahu hayırdır bu ne hal’ diyene, hatun dırdırından dert yanıyormuş garip… Muhittin amca,takımın tek paralı olanı. Onu dedemlerle görmek çok fazla mümkün olmuyordu. Ondan bana kalan davudi sesiyle ‘ Tansel n’aber’ sorusu oldu;şimdi o da sustu. Salih amca, takımın yaptığı şakalara en fazla maruz kalanı, onu akşamları demden dönerken görmek mümkün oluyordu. Ve hepsinin ötesinde dedem…Dedemin duvarları olan yerlerle arası hiç iyi olmamış. Evlenmiş, gene aynı minval üzre devam etmiş hayatına. Çoğu geceler mahallenin çayırında çimeninde sabahlarmış. Sabah namazını kılmadan evden çıkmayan, akşam eve ayık dön(e)meyen, beddua kabiliyeti sıfır olan bir adam…

Biz, ramazanlarda verilen iftar davetlerine yetişebilmekle şanslıyız. Şimdi komşular yerine civarda oturan akrabalar davet edilir oldu. Komşuları çağıran yok. Bence kimse o eski yakınlığa sahip değil artık. Akraba zaten her zaman yakın ama komşuyla yakın olmak zor. Onu arayıp sormak, dert paylaşmak, problemlere çözüm üretmek, ihiyacı olanı vermek… Şimdilerde ‘aman selam vermeyeyim de derdini anlatmasa’ diye bakılır oldu. Bence dedemler olayı çözmüşler. Sigorta şirketleriyle alakaları olmadan kendilerini ve çevredekileri sigorta edebilmenin yolu onların sahip olduğu cömertlik ve diğerkâmlık gibi hasletlermiş. Kaldı ki şimdilerin sigorta şirketleri bile muhatabına yardımı zül sayıyorlar.

Bu adamlar, hayatları boyunca hatasız yaşamadılar elbette hataları var tıpkı bizim de hatalarımız olduğu gibi ama onları anmaya değer bir hayat şekline de sahiplerdi. Sanırım bizim eksiğimiz bu…

tansel

thb Tansel 15 Eyl 2008 2 Yorum

132. Ayakkabı

Televizyonun başındayım, kanallar arası gezerken gözüm Flash TV’ye takılıyor. Acun Ilıcalı’nın sunduğu Desti İzdivaç programınız izler buluyorum kendimi. O da nesi; sevdiceğim, biricik aşkım programa katılmış ve taliplerini bekliyor! Adamın biri bağlanmış telefona bizim hatuna iltifatlar yağdırıyor. Kendisiyle evlenirse ona ayakkabı alacağını söylüyor. Bizimki geri kalmıyor ve zaten 131 tane ayakkabısı olduğunu, o da ayakkabı alırsa 132 ayakkabısı olacağını söyleyip gülüyor. O gülüyor ben ağlamaklı! Kendime geliyorum, hemen telefona sarılıp mesaj atıyorum. Kamera hemen sevdiceğin çalan telefonunu arama çabalarını gösteriyor. Mesajımı okuyor, telaşlı bir bakış oturuyor yüzüne! Belli etmemeye çalışıyor ama üzgün. Bir mesaj daha atıyorum yine o telaşlı bakışlar. Reytingin gözü kör olsun; sunucu soruyor, kim o arayan? Bir tanem yapıştırıyor cevabı yüzüme bir tokat gibi! “Artık o kadar da çok sevmediğim, eskisi kadar değer vermediğim birisi” diyor! Yıkılıyorum, tam ağlayacak gibi oluyor ve kan ter içinde uyanıyorum.

Meğer bir rüyaymış. Uyku sersemiyim, henüz yatağa gireli 5 saat bile olmamışken şaka gibi bir rüya! Ne rüyası, bir kâbus! Telefon başucumda, kapıyorum hemen yazıyorum aşkıma, olanları bir kısa mesajla… Tekrar uykuya dalmam 45 dakika alıyor.

Öğlene doğru mesajıma cevap geliyor;

“kıçın açıkta kalmış aşkım”

Bu hikâyeden şu dersi çıkardım; mezun oldum olalı boş zamanlarımda denk geldikçe bu programı izliyordum. Herkes biliyor ne kadar komik olduklarını ama sonunda psikolojimi bozdu! RTÜK zaman zaman yasakladığı bazı programlar için yazardı da inanmazdım. Bu program bilmem ne tarihinde yaptığı yayında çocukların ve gençlerin ruh sağlığına etki eden unsurlar içermekte…

thb Hakan 31 Ağu 2008 3 Yorum

Gecenin bir vakti Edebiyat’ın A Kapısı hakkında…

Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halkbilimi Ana Bilim Dalı bölümünü, öss tercih sıralaması formunun üçüncü kısmına dahil ettikten ve bölüme kabul olunduktan sonra hayaller de kurulmaya başlandı. Vasıl olunan Ankara ilinin en ücra ( hakim ) yerine inşa edilmiş mübarek bina. Garip ne bilsin (!) nizamiyenin kapısındaki Hacettepe Üniversitesi yazısını görünce geldik sanmıştım, halbuki otobüsle bir on dakika daha gitmek gerekiyormuş aranılan kapıya varmak için. Bağlamsız metin ölü metinmiş…

Edebiyat’ın A kapısı,ilk bakışta farkı anlaşılabilen, civarındaki diğer kapılara nazaran en şenlikli olanı. Kırmızı ve sarı  renklerin çokça görüldüğü afişlerle bezeli camlar ve çokça Hikmet KIVILCIMLI. İçi ve dışı bir hayli değişti ilk günden bu yana ama A Kapısında işlenilen konu hep aynı kaldı. Evvelinde daha bir şenlikliymiş; içeride kantinin olduğu zamanlar… Biz son zamanlarına yetiştik ama sabahları girdiğimiz çay kuyruğundan başka hareket kalmamıştı. Hacettepe Company ( terimi dilimize kazandırdığı için Hakan’a teşekkürler) işi ilerlettikten sonra o kuyruk da kalmadı. Kantin kapandı, sonra Beycafe de kapatılmaya çalışıldı ama olmadı. Hoş açılan nev-zuhur alışveriş merkezi cazibesiyle Beycafe’nin kapatılmasına gerek bırakmadı, biz de Bam’a takılır olduk.

A Kapısına yakın ve tarafımızdan ( en azından benim ) ne işe yaradığı, ne anlattığı, neden oraya dikildiği anlaşılamayan ve fakat öğrencilerin oturak olarak kullandığı bir heykel bina edildi.  Yaz günleri sıcaktan altına sığınıp cümle hûbları temaşa ettiğimiz ağaç hep oradaydı. Kışın kapıdan girince hemen sola dönülür yanan kalorifer peteklerinden birine ilşilirdi, sonra hoca gelirdi falan…

Hakan A kapısı hakkında yazacaksın dediğinde düşünüp daha iyi bir metin çıkarmak istedim ama olmadı, gecenin bu vaktinde çalakalem… buyrun Edebiyatın A Kapısı…

tansel

thb Tansel 30 Ağu 2008 2 Yorum

Öğretmenlik ile ilgili… (Sözleşmeli, Vekil, Ücretli)

Arkadaşlar, Öğretmenlik ile ilgili internette şöyle bir araştırma yaptım ve bu siteyi buldum. Bir göz gezdirirseniz belki işe yarar bir bilgiye ulaşabiliriz.

Sözleşmeli Öğretmenler

thb Hakan 26 Ağu 2008 Yorum yapılmamış

Şiişştt

Benden duymuş olmayın :)

Vekil öğretmenlik için başvurular başlamış. Detayları Özgü ve Gökçe biliyor ama kimseciklere söylemiyorlar. Sıkıştırın öğrenin bence.

Onların ağzından zorla öğrendiklerim şunlar: 1- Milli Eğitimden form alınıyormuş 2- Form dolduruluyormuş :)

İkinci ve güzel haber: Dün Publıc’dekilere söylemiştim. Diğerleri de duysun..

Bu yıl KPSS ile Öğretmen atamaları sırasında formda şöyle yazıyor: ” Formasyon almak ya da Milli Eğitim’e bağlı herhangi bir kurumda bir yıl süre ile çalışmış olmak “

Sonuç: 1 yıl dershanede çalışırsanız- stajınızı kaldırtırsanız… bir yıl akşamları a ya da b üniversitesine gitmiş- formasyon dersleri almış gibi sayılıyorsunuz.

Fark: A ya da B üniversitesindan formasyon almak  için ekstra harç yatırıyorsunuz- dershanede çalışırsanız çok yoruluyorsunuz ama üstüne para kazanıyorsunuz. :)

saygılar arkadaşlarım benim.

Nazan

thb Nazan 26 Ağu 2008 Yorum yapılmamış

Günlük bu ya!

Günlük yazacağız ya! tamam madem bu işin adı günlük, gün gün yazayım da bir görün o zaman :)

Dün, ( 25 Ağustos 2008 ) günlerden pazartesi. Yeni çalışmaya başlayanlar için ve zat’alim için makus günlerden biri..

Özgü hanım yine Ankara’ya geldi. Özgü insanı Mersin’de Taşucu’nda yaşamakta. Okul bitti -gitti. Neyse, gittikten sonra ehliyetini almaya gelmişti. Hayatta en zor ehliyet alan arkadaşlarımızdan biridir. Israrla almamak, alamamak için çabalamıştır. Neyse. Şimdi de diplomasını almaya geldi ama nafile, vermiyorlar. Erasmus öğrencisi olduğu ve Macaristan diyarlarında bir yıl yaşadığı için ne acı ki henüz okulla ilişiği kesilmemiş. Uzatıyorum.

Geldi. O gelince toparlanmak adet oldu. Biz de Ankara’da , bu yaz sıcağında bekçilik yapanlarla buluşuverdik. Sınırlı sayıda yapı kooperatifi gibiydik. Özgü- ben- Hakan ve Gökçe. Gamze hanım çok yorgun olduğu için teşrif etmedi. Servet’lerin düğünleri varmış üç beş tane, ona katılacakmış, gelmedi. Murat kardeşim canım ciğerimin buluştuğumuzdan saat 22′de haberi oldu. Ona katılmadı demek acımasızlık olur. Rıfat zaten hayırsız bir insan bilmiyorum niye gelmedi. Sinem Antep ellerinde fıstık ağaları arasında fotoğraf çektirmekle meşgulmuş. Ben zaten bu organizasyon gerçekleştirildiğinde çalıştığım için sadece … ya gel mesajına  cevaben gittim ve kimler çağırıldı gidince öğrendim..

Mesele bu değildi ki niye bu kadar detaylı yazıyorum. Neyse zamanla öğreniriz. Bu ilk :)

Klasik mekanımızdaydık. Artık bir alışkanlığa dönüştü sanırım. Bir Brather’s bir de Publıc. Public’deydik. Ne güzel sohbet ettik. Bira içtik söylemesi ayıp. Sonra pişmiş tavuk alıp eve gittik. Hakan bizi sattı :) evine gitti. Benim evde bir de Muhteber arkadaşım var. Kızlar çetesi olarak, gecenin bi yarısı pişmiş kelleler gibi, tavuğu yedik. Üstüne yemeye içmeye biraz ara verip, Türk kahvesi yaptık. Yine bir ritüele dönüşen fal bakma maceramız başladı. Gökçe sağolsun yine uzun uzun yazdı. Hepimiz ” ay ne hoş harika şeyler yaşayacağız” diyerek kalktık masadan. Ablam, evindeki armutları ( şu tatil yerlerinde çimlerin üzerine koydukları , içi straforla dolu oturak cinsi şeyler var ya onu diyorum)  getirmişti. Teras neredeyse bir evin bir odası kadar kalabalık artık. Keyif yaptık üstünde.

Yine “üç kişi küçücük bir yer yatağında nasıl yatar? ” fizik sorusuna cevap vermek adına birlikte uyuduk. Tabi yastığa başımızı kor komaz uyumadık. Aksine hiç uyumadık. Gecenin üçü oldu sanırım. Kıkır kıkır..

Sabah, birlikte çıktık.

Ben özlüyorum. Okul günleri de böyleydi ya.. Şimdi herzaman ki gibi yine başka telaşlar var hayatlarımızda. Ama ben özlüyorum. Çok keyif aldım. Özgü’yü gördüğüme çok sevindim. Onu çok seviyorum.

Herkesi seviyorum.

Gün gün yazayım, bakın yakında bıkarsınız :)

Nazan D.

thb Nazan 26 Ağu 2008 1 Yorum

Bir şeyler yazasım var Ayşegül hanım!

Adım adım yazayım da sonradan “biz nasıl yazı ekleneceğini bilmiyorduk” demeyiniz.

1. Öncelikle site anasayfasında her zaman görebileceğiniz bir yerde durabilen Günlüğe Giriş bağlantısına tıklıyoruz. Velev ki bulamadınız, buraya tıklayınız.

2. Açılan sayfada sizden, kullanıcı adınız ve şifreniz istenecek. Velev ki yok! Hemen bana bir e-posta atıyorsunuz ve bir kullanıcı hesabı istiyorsunuz. Dikkat edilecek en önemli husus; e-yıllık sitemiz şifrenizle günlüğe giriş yapamıyor olmanız. Tavsiyem; her iki sitede kullanıcı adınızı ve şifrenizi aynı seçmeniz olacaktır.

3. Bilgilerinizi girdikten sonra gelen ekranda Yaz ya da Yeni Yazı Yaz bağlantılarından birine tıklıyoruz ve yazımızı yazıyoruz. Velev ki yazamadık! Efendim o zaman yazınızı bilgisayarınızda Word, Wordpad ya da ne bileyim Notepad gibi programlarda yazın ve sonra gerekli yere kopyalayınız.

4. Gerekli imlâ kurallarına da dikkat ederek yazdığımız/yazmakta olduğumuz yazımızı, Kaydet bağlantısına tıklayarak, sonradan üzerinde düzenleme yapabilecek veya yazımıza kaldığımız yerden devam edebilecek şekilde bırakabilir ya da Yayımla bağlantısına tıklayarak hemen sitede yayımlayabiliriz. Velev ki beceremedik! Yazınızı bana e-posta ile yollayabilir ve adınıza yayımlanmasını sağlayabilirsiniz. Ola ki bunu da yapamadık! Açık adresimi size yollayabilirim, mektup atarsınız. :)

Not: Lütfen yazılarınızın en alt kısmına isminizi eklemeyi unutmayınız.

Muhabbetle…

Hakan

thb Hakan 25 Ağu 2008 Yorum yapılmamış

Ismarlama Yazı; Okul Bitti de Ne Oldu?

Bu yazıda nereden çıktı derseniz;

25 Ağustos ‘08, bir MSN akşamındayım…

Tansel:

abi siteye birkaç örnek yazı yaz

Hakan:

bi konu söyle, hatta aklına ilk geleni söyle

Tansel:

okul bitti de ne oldu

Hakan:

bu mu konu

Tansel:

:)

Tansel:

Evet

Pekâlâ, söyleyeyim; benim açımdan çok bir şey değişmedi. Son dersin son final sınavından çıktığımda sadece bir tek şeye sevindim. Elbette okulun bittiğine değil, sadece bundan sonra daha fazla sınava çalışmak zorunda kalmayacağıma seviniyordum, seviniyorum, sevinir gibi oldum, seviniyor olduğumu sanmaya başladım… Açıkçası sevinemedim zira devlet babaya göre hala yeterli eğitimi almış değildim. Sonradan hatırladım da okul bitmeye yakın, pembe bir kağıt üzerine kimlik bilgilerimi yazıp, KPSS için kayıt yaptırmıştım. Aslında niye yaptığımı bilmiyordum çünkü herkes yaptırıyordu –ki benim neyim eksikti. Bununla yetindim mi? Hayır, çünkü idealler büyüktü! Yüksek Lisans yapacaktım, yapacak gibi oldum, yapayazdım, yapamadım! Yapamadım çünkü Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde böyle bir maceraya atılmak için İngilizce bilmeniz gerekiyordu! Öyle 6 aylığına Avrupa’ya gidip, hem Macarca hem de İngilizce ders görüp, her haltınızı yabancı dilde halledebiliyor olmanız ve hatta halletmiş olmanız bölüm için yeterli değildi. Elbette olamazdı zira bölümdeki her hoca çatır çatır İngilizce konuşabiliyordu(!) Öyle ya yoksa nasıl hoca olmuşlardı. Her neyse, Yüksek Lisans sevdasından da geçtik, KPSS ’ye devam niteliğinde bir çalışma içine girmeye karar verdim. Öncelikle hangi konulardan soru çıktığına baktım, yani bakacaktım, daha doğrusu bakmaya fırsat kalmadı zira sınav vakti çoktan gelmişti. Çalışmamıştım! Eski Türk Edebiyatı dersi sınavına nasıl giriyorsam aynı şekilde KPSS ‘ye girdim! İşte sonuçlar açıklandı falan derken bir de baktım C1 almışım.

Yüksek Lisans hayali yatmış, KPSS de beni hazmedememişti. İyisi mi dedim askere gideyim. Sordum çevremdekilere; “hemen askere gitmek istesem, ne zaman alırlar beni?” dediler Ağustos celbinde istersen kesin gidersin, gidebilirsin, çıkarsa yolluyorlar… derken anladım ki süresi geçmiş! Askere de gidemedim. Askere gidemedim dedim bari tatile gideyim. Şükür ki orada çok sorun çıkmadı. Bir hafta sevdiceğin yanında tatil yaptım.

Tanselcim soruyorsun, “Okul bitti de ne oldu?” Ne olacak; savaş çıkmış! Rusya dalmış Gürcistana…

Muhabbetle…

Hakan

thb Hakan 25 Ağu 2008 5 Yorum

Maksat “Ocağımız Sönmesin”

‘Ocağın sönsün’ , ‘ ocağına incir ağacı dikilsin’ nev’inden deyimlerin aynı zamanda beddua olarak da kullanıldığını öncelikle hatırlatayım. Kaldı ki Bahar hocadan ‘ocak kültü’ hakkında yeterince bilgi edinmiş olan arkadaşlarımın mezun olup bölümü terk etmelerinin açıklanabilir bir tarafı yok. Şimdi neden okulu bir sene daha uzattığımı açıklayayım; maksat ‘dumanımız tütsün’ arkadaşlar. Bir duman tütecekse onu tüttürecek olanın bu işte ehil olmasını da göz önünde bulundurarak bu görevi ben üstlendim.

Tansel

thb Tansel 22 Ağu 2008 2 Yorum

İlk yazı

Efendim, blog sitemizide açmış bulunuyoruz. İnatla herkese söylüyorum, buraya bir şeyler yazın, bir şeyler ekleyin ama henüz bir yazı dahi elime ulaşmış değil. Herkes sormasa da ayıp olmasın diye 1-2 arkadaş soruyor; ne yazalım? Ne yazarsanız yazın kardeşim! Klavyenizi parmaktan esirgemeyin, aklınıza geldikçe parmaklayın! :)

Misal; okuldaki anılarınızı yazın, hocalarla olan maceralarınızı yazıp, nasıl kopya çektiniz onları itiraf edin, sevdiklerinizi, sevmediklerinizi yazın. Bu koskoca 4 yıl sizlere neler verdi, neler aldı? Bensiz Amasra’larda nasıl gezdiniz, nasıl eğlendiniz onları yazın. Utanmayın, çekinmeyin yazın, çizin, karalayın. Hepsini geçtim, aramızda Özkul Çobanoğlu hocamızdan ders almadan mezun olanlar var, neler hissediyorsunuz yazın efendim! Bu bağlamda, aşkımın baharını yazın arkadaşım. YTE 2 dersinden nasıl geçtiğinizi yazın. Sahte fotoğraflardan, Macaristan’a… Nevşehir, Konya gezisinden, Hıdırelleze… Nacho’dan Beycafeye kadar aklınızda kalmış ne varsa yazın beni deli etmeyin! :)

Parmaklarınız kırılıncaya, sıkılıncaya, çatlayıncaya kadar yazın. Yazın, çizin dedik ama öyle feysbuk ağzıyla yazmayın canım. Bugüne bugün aranızda Türkçe öğretmenleri bile var!

Muhabbetle…

Hakan

thb Hakan 22 Ağu 2008 12 Yorum