Gecenin güneşe uzandığı saatlerde işsiz, biri diğerinden bir sene sonra mezun iki arkadaşın halet-i ruhiyesinden devşirilmiş paramparça satırlardır…
Bu hep böyle mi oluyor? “İnsan kendi hayatının merkezinde”; bunu biliyoruz, bunu bize kafamıza vura vura olmasa da baktığımız her yere “büyük balık küçük balığı yutar” düsturunu kazıyarak öğrettiler. İnsan kendi hayatının merkezinde; peki ya panteondakiler…
Onların hayatının merkezinde kim/ne var? Varlıklarını bağladıkları tanrısal makam olabilir mi? Kesinlikle evet.
Kimse kendine paye kazandıran makamı elinin ardına alarak hakkın tarafını savunacak durumda değil. Panteondakiler için aslolan meseleler arasında hakkın hak edene verilmesi gibi bir konu da yok. Her biri Antik Yunan tragedyalarından sıyrılarak, binbir zahmetle ele getirdikleri yeri korumak ve bu vesileyle de var olmak derdinde. Tanrılardan ateş çalma mavalını, masalı okuyanlara en trajik haliyle sunanlar, bu aparma işinin bir danışıklı dövüş olduğundan dem vurmuyorlar, hiçbir zaman. Ve böylece ateşi çaldığı iddia olunanlar da yücelerde yerini alıyor. Biz mi? İşte geldik, gidiyoz…
Bize hep susun deniyor, bize hep… Ama içimizdeki çocuk “kral çıplak” diyor bütün masumiyetiyle. Tanrılar onu da azarlıyorlar ve biz içimizdeki çocuğun mahzun halini görmezden gelmek zorunda kalıyoruz. Susuyoruz… Çıplak bir kralın önünde ser-gerdan duruyor olmayı gururumuza yediremiyor ve içimizdeki çocuğu da susturuyoruz.
Şairler öldü, deliler öldürüldü ve çocukları biz katlettik. Artık bize hakikati söyleyecek kimse kalmadı… Çünkü hakikat öldü arkadaşlar; artık realite var.